Robert Walser’a Mikrogram Bir Hayran Mektubu

Robert Walser okumanın bir yazarın boşluklarını bulma
anlamına geldiğini onun mikrogram adı verilen çıplak gözle okunamayacak kadar
küçük yazım tekniği ile yazdığını öğrendiğimde oldu. Walser, sunduğu düzlemi bölen bu
tarz bir yazım sisteminin yanısıra aslında kendi hayatından sadece esintilerle
değil sağlam temellerle var olan fakat elbette otobiyografi aleladeliğiyle
anlatılmamış, dünyamla ahenkle dans eden öykülerin ve romanların sahibi.
Robert Walser’in kendi yaşantısıyla bol miktarda
harmanlayarak kurduğu kurmacalarını okumanın verdiği bir keyif var. Bununla beraber tuhaf kesitlerden oluşan hayatından küçük parçalar bulmaya çabalamanın “Acaba gerçekten bunlar
Walser’ın başından mı geçti?” diye düşünmek yazarla okur arasında enteresan bir
bağ oluşmasını sağlıyor. Ne yalan söyleyeyim Walser’dan hoşlanmış bile
olabilirim. Veya onu bu kadar anlama gayretimden dolayı ondan gerçekten
hoşlandığımı varsayıyorum. Gerçek bir yürüyüş sevdalısı olan (Sanırım seksen
kilometre yürümüşlüğü var.) ve ‘aylak’ diye anılan bu beyefendiyle on kilometre
yürüyüp konuşmak isterdim. Fakat kendisi bir yürüyüşünde, pitoresk bir şekilde ölmüş.

Walser akıl hastanesindeyken kardeşinden başka kimseyle görüşmek
istemiyor. Kendini hem anlatmak istiyor herkese öte yandan saklanarak yazıyor. Yazdıklarınaysa neredeyse hiçbir düzeltme yapmıyor. Safça, adeta bir çocuk
gibi. Bu sayede olup olmadığı şüpheli olsa da kendi hikayesinin sonunda Kafka’nın en sevdiği yazarlardan
biri oluyor. Kafka öykülerini okuyalı bir hayli zaman oluyor ama hatırladığım
fragmanların bir kısmı beni Walser’ın karda bıraktığı izlere götürüyor.
Ben de o izlerde yürümenin nasıl bir deneyim olduğuna dair
büyüyen merakımdan ve yazarı anlama gayretimden dolayı hastanede kullandığı teknikle bu mektubu yazdım.
Tekniğin kuralları var mı bilmiyorum. Ben sadece elimden geldiğince küçük ve
büyüteçle okunabilecek hale getirmeye özen gösterdim. Ne yazdığımı unutacak
kadar bir süre geçirdim ve sonra kendi yazımı deşifre etmeye çalıştım. Hergün
biraz yazdım ondan dolayı mektup hayli kötü bir mektup oldu. Deşifre ederken yer yer ne
anlattığımı anlamadım. Çünkü küçük yazınca yazdıklarımın gerisini takip
edemedim. Bu da mektubumda iniş çıkışlara ve bazı şeyleri anmamama yol açtı. Örnek vermek gerekirse, Jacob von Gunten veya Gezinti’den bahsedemedim. Bazı kısımlarda da çok uğraşmama rağmen ne yazdığımı çözemedim, soru işareti olarak kaldı. Kendisine mektup yazmak uğraştırıcı ama çok keyifli bir ‘şey’di.
Walser’a da pek bir anlam ifade etmeyecek mektubumla Haydut’un nasıl yazıldığını, Robert Walser’a biraz olsun yaklaştığımı hissettim. Yazım tekniğinin metinde yaratılan sıçramalarda, kişizamankonu ekseninin kaymasında ve hatta bir karakteri keşfetmede ne kadar etkin olabileceğini düşündürttü bana.

Merhaba Robert Walser
Öncelikle bunu yapabilecek miyim emin değilim, en ince kalemimi alıp umut etmekten başka seçeneğim yok. Tam olarak neyden bahsedeceğimi bilmemekteyim. Normalde yukarda gördüğünüz gibi bir yazı karakterim var. Bunun dışında kullandığım iki yazı karakterim daha var. Onlardan birini mi kullanıyorum bilmiyorum. Bu şekilde yazmak yeni bir yazı karakteri mi getiriyor göreceğiz. Bu mektubu yazarken, yazdığım şeyi elimden geldiği kadar silmemeye özen göstereceğim. Bolca ışık ve oldukça ince kalemimle buradayım. Sanırım birinden gelip birine gitmiş olan tonlarca mektubu okumaya bayılıyorum. Kocaman bir hayatın küçük bir parçası ile bir hayat tasavvur edebiliyorsun. Muhteşem bir şey. Her neyse bundan daha sonra bahsedeceğiz diyip sonra bahsetmeyeceğim kısımlar gelecek mi henüz bilmiyorum. Bu mektubu henüz yazmadan önce aklıma gelen bir şey vardı: Benim yazdığım ilk şey bir mektuptu. Hevesli miydim bilmiyorum ama okumayı biraz erken öğrenmiştim. Mektup şu an kayıp ama başına nasıl hevesle oturduğumu hatırlıyorum. Bir masada yazmamıştım. Şu an olduğu gibi bir üçlü kanepenin kenarına oturmuştum. Kağıdın altına destek olarak bir lise ders kitabını yerleştirdiğimi anımsıyorum. İlk mektubum ölü birineydi. O zamanlar da farkında olmaksızın başka bir yazım tekniğiyle yazmıştım. Tüm kelimeler bitişikti ve herhangi bir noktalama işareti yoktu. Bu arada böyle yazmak benim için inanılmaz yorucu. Her neyse. Mektubumda tüm kelimeler bitişikti ve herhangi bir noktalama işareti yoktu. Çok heyecanlı olduğumu hatırlıyorum. En iyi hatırladığım şey ise mektubun ilk cümlesi. (Mektup kayıp devamını sadece tahmin edebiliriz.) “Niye gittin?” diye başlayan bir mektuptu bu. “Niye gittin?” diye başlayan ve bir ölüye yazılmış mektup. Bundan dolayı ölü birine mektup yazmak benim için yadırganacak bir şey değil. Nitekim siz de ölüsünüz. Ölüm fotoğrafınızın şiirselliğinden daha sonra bahsedeceğiz. Çok yakında. Bugünlük bu mektubu sonlandırıyorum. Okumadığım bir kitabınız kaldı onu okumalıyım.
Klara’nın yazdığı mektupta şöyle bir yer var, diyor ki : “Tüm insanlara mektup yazabiliyormuşum gibi geliyor bana, rastgele bir yabancıya, her kalbe; çünkü tüm insanların kalpleri sıcacık titriyor benim için.’’ Belki de ben biraz Klara’ya benziyorumdur kim bilir. Biraz düşününce hiç mi hiç. Klara’nın mektubundan önce Simon’un ufak bir tiradı var. Defalarca okudum. Dünyanın en güzel boşvermişlik güzelliklerinden birini o sayfalarda buldum. “Yaşamak için biraz ölmek gerekir.” diyor dinlediğim şarkı. Simon önce bir yerlerini öldürmüş olabilir mi? Okudukça göreceğim. Tanner Kardeşler’de pek göremesem de yazdıklarınız sürpriz bir kutudan çıkıp gülümsüyor. Bir ilacı çıkarmak için duyduğumuz o neşeli çıtırtılar (İlaçlar neşeli değil.) Halbuki bebekleri güldürmek için kullandığımız çıngırak neşeli. Gerçi bebeklerin çıngırağa pek güldüğünü görmedim. Haydut bana defalarca ci yapan bir anne gibiydi. Ben çok ufakken arka arkaya yüz kere ci yapıldığında yüzünde de gülermişim. Bununla ilgisi yok tabii. Yazdıklarınız pek çok insanı güldürüyor. Her neyse benim ya da başkalarının neye gülüp gülmediğini bir kenara bırakabiliriz.
Söyleyeceğim şu ki neşeli parçaların arasına giren hüzünler. Yeri geliyor bir doğa aşkı betimlemesi oluyor. Bir bulutun üzerine yağan kar taneleri gibi. Benzetmem için özür dilerim. Bulutun şimşeği ve gök gürültüsünü de içerdiğini düşündüm. Ama bulut karanlık olsa bile hep neşeli değil midir? Bu benzetme nereye varacak oldukça merak ediyorum. Tek bir satırı silemiyorum. ?? Kar ise masum bir hüznü hatırlatıyor bana. İşte bu bulutun aslında kah mutlu kah üzgün halini karın suladığını düşündüm. (Sanıyorum, beni affedin.) Üstelik tüm kar taneleri farklıdır, bulutlar ise benzerdir. Belki de o kadar kötü bir benzetme olmadı ne dersiniz?
Biraz küçük yazma meselesine gelebiliriz. Yazdığım satır geride kalıyor ve ne dediğimi unutuyorum. Belki de bu çizimi o yüzden yaptım, nerede kaldığımı hatırlayabilmek için. Bundan dolayı mı hiçbir zaman silmediğiniz romanlarınız var? Bunu öğrenemeyeceğiz. Tanıdığım biri var kendisi bu kadar küçük yazmasa da oldukça küçük yazıyor. Bir keresinde defterine bakmıştım. Gülerek, yarı gururla okuyamazsın demişti. Büyüleyici saklı bir dünya gibi görünüyordu. Küçük yazının aşırı estetik görünümüne kaptırmıştı kendini. Karşılaşırsam ne hissettirdiğini mutlaka soracağım. Tam olarak sizin tekniğinizle yazıp yazmadığımı bilmiyorum. Büyüteçle ancak okunur hale gelmesine özen gösteriyorum. Gerçekten bu kabuk kurma çabasıysa zekice ve çocuksuluğunu yitirmeyen bir yöntem bence. Hiç zekice hem de çocuksu bir şey yapmadığımı düşünerek tavana baktım. Bundan dolayı çocuksu romanlardan keyif alıyor olabilir miyim? Çok çocuk olmayanlar hep çocuk olur gibi bir deyiş vardı ama bunu söylemediğinize eminim. Bence siz olanın bitenin farkında değildiniz. Yazdınız, çizdiniz ve bitiverdi.
Tanner Kardeşler’de bir yer var karlar altında ölmenin şiirselliğinden bahsetmişsiniz. Böyle bir ölümü başkası için ??. Bilemiyorum Walser Bey kitabın bu kısmında ne yapacağımı bilemedim. Bir insanın bunca methettiği ölümü yaşamasının harika bir tuhaflığı var. “Yüzü ve elleri çoktan katılaşmıştı ve kıyafetleri donmuş bedenine yapışmıştı. S. artık taşıyamadığı büyük bir yorgunluk yüzünden buraya yığılmış olmalıydı. Çok güçlü olmamıştı hiçbir zaman. Daima iki büklüm yürürdü. Sanki dik durmayı kaldıramıyormuş. Sanki sırtını ve başını tutmak canını acıtıyormuş gibi. İnsan ona baktığında, hayatı ve onun soğuk beklentisinin üstesinden gelemeyecek gibi hissederdi. Nazik bir tavırla kazmış kendi mezarını. Karla kaplı olağanüstü yeşil çamların ortasında yatıyor. Bu durumu kimseye bildirmek istemiyor. Tabiat kendi ölülerine göz kulak olur. Yıldızlar onların başında şarkılarını söylerler. ?? Gece kuşlar cıvıldarlar.” Sizin ölümünüze daha çok “Google Görseller” göz kulak oluyor. ? geçen bir şiirsellik var. Dilediğiniz bu muydu bilmiyorum ama tabiat sevginiz beklediğinizin bu olmasa bile ümit ettiğinizin bu yönde olduğunu söylüyor.
Halüsinasyonları engellemenin tek yolu. Mutsuzluk bu denli yoğunsa yazmanın hele de küçük yazmanın yarattığı çıkış yolunu görebiliyorum. Şemsi Anar bunu bir kabuk kurma olarak görüyor. Bunu daha önce konuşmuş olabilirim. Kırılgan pembe billur bir dünya ile tanışmış gibiyim. Işık vurduğunda yarı saydam bir gölgesi var. Dikkatle bakan hüzünlenir. Mutsuz olmaya yeltenen ama reddeden küçük insanlar. Soru soran insanlar. Ah Joseph Martin! Karakter isimlerini, genel olarak her şeyi çok çabuk unutuyorum. Hayır hepimizin içinde Joseph Martin yok. Olsa da fark etmeden yürür geçeriz. Daha doğrusu aniden beliren tabiat sevgisine insanlar bakmıyor. Bilemiyorum siz daha doğru ifade etmiştiniz. Tüm romanlarınız, öyküleriniz içerisinde Yardımcı’nın yeri bende çok ayrıdır. Haydut sahil kenarında gülüşmek, Yardımcı karda yürürken sadece kendi ayak gıcırtını duymak gibi. Bu ‘gibi’ler ‘gibi’ olmuyor bazen. Bazen yanlış aktarıyor her şeyi ama olsun. Yardımcı sessiz ve usuldu. “Her şeyde bir esrar vardı. Her düşüncede insanın kendi bacaklarında, iskemlenin üzerindeki giysilerde, gardıropta, bembeyaz yıkanmış perdelerin arasında komidinin üzerinde duran leğen ibrikte. Ama tedirgin edici bir esrar değildi bu. Tersine insanı tam manasıyla rahatlatıyor, yatıştırıyor ve barışçı kılıyordu.” Romanı araladım kederli Silvi aklıma geldi. Martin ve Silvi. “Kalbimiz hep ah zavallı küçük Silvi! diyecek.”
“Ve mütevazı olmak diye düşündü yardımcı. Bazı insanların hayattaki son sığınağı değil de nedir?” Kendi romanınızdan üç beş cümle koymak size yazılan bir mektupta garip duruyor. Benim elimden bu kadarı geliyor. Okur olmak böyle: Okurken gülümseyip sonra hakkında konuşmak için yanıp tutuşmak. Bazen de hiç konuşmak istememek. Yardımcı bittiğinde sadece sizin yaptıklarınız gibi uzun bir yürüyüşü tercih etmiştim. Özel bir şey paylaşmış hissettiğim romanlardan biriydi. İnsan çok sık başına gelmeyen şeyleri paylaşmaktan en azından bir süreliğine sakınır. Aşık olduğunda koşarak arkadaşlarına anlatan kimse var mıdır? Yoktur. Bence bir aşık da yürüyüşe çıkıyordur. Hemingway de oldukça fazla yürüyormuş ama aşkından değil depresyonunu ve melankolisini yenmek için. Sizse (belki de) halisünasyonları yenmek için. Ben de düşüncelerimin ağırlığı altında ezilmemek için. Çok basit bir eylemden ne çok beklenti var. Öte yandan işe yarıyor.
“Çünkü armağan daima verildiği kişiden daha uzun yaşar. Sahibinin yasını tutabilsin diye.” ?? Bunu elbette çocuk Simon söylemişti.
Hayatınızı, kişiliğinizi anlatan bir kitap da aldım. Okuyup okumamak konusunda tereddütlüyüm. Az önce Hedwig ile zaten yaşadığınızı öğrendim ve üzülsem mi havalara mı uçsam bilemedim. Biliyorum hayattan özler var hep de var olacak. En bu dünyanın dışından görünen romanda da bu böyle değil midir? Fantastik roman pek okumasam da eminim ki çok çok uzak diyarlardaki bilmediğimiz bir canlı anlatılırken o canlılık varsayılmıştır. Belki konuşması yazanın annesine benziyordur kim bilebilir?
?? Sizinle ilgili okumayı yaparken rastladığım cümle gibi. “Robert Walser kimdi? Okurken bu soru kafasında yankılanmalı okurun.” Sizi okumak bizi buna mecbur kılıyor. Biz güzel mecburiyetleri ??. Bir insanın böyle bir yürüyüş yapması için bir enkaz olması lazım dedim. Şakalar yapıp duruyorsunuz. Öte yandan şikayetleriniz var. Büyük şakalar bir şeyi saklıyor olabilir. Büyük, keşfedilmeyi bekleyen yumuşak bir gizem. Belki kendiliğinden, belki de duyulan güvensizlikleri kapatmak üzere kurgulanmış hepsi. Bence ikisinin arasında. Okura kalan bunu çözmek değil tadını çıkarmak sanıyorum.
Haydut hakkında ? yazdım mı hatırlamıyorum. Ama bu mektubun aldığı o fazla ? ? tefecik halin, deşifre etmeye kalkıştığımda muhtemelen kopuk cümlelerin çıkma sebebi Haydut olacaktır. Bu şekilde yazılmış tek roman ve bu mektubu yazdıkça Haydut’un yazımına biraz daha yaklaşmış hissediyorum. Böyle yazmak saklanmak ve nasıl demeli bir cümbüş. Bunu sonra konuşuruz diyemeyeceğim. Ciddiye alınmış bir ciddiyetsizlik. Bir yerle karşılaşıyorum romanda: “Ciddiye almamak ciddi bir iştir. İnsanı azıcık kaşındırır.” ? İşte kalbi de bu gizemle ilgili. Belki de sizin kaşıntınız yürümekti. İşte bir yer daha! “Kalem bir an için atıl kalmaktansa, yersiz bir şeyler söylemeyi tercih eder.” Belki iyi yazmanın sırlarından biri budur. Yani yazıya anlık itilimler sağlayacak bir şeylerin girmesi gerekir. Söylediklerim tam manasıyla anlaşılmamış olabilir. Ancak bunun konumuz açısından bir önemi yok. Bunları daha sonra yazmam gerekebilirdi başka şeylerle beraber. Haydut’taki yazım itkileri romandaki şahısları ne kadar renkli bir sisin ardına koyuyor. Sanırım önemli olduğunu ? anlamak değil, hissetmekti. Sizin önem verdiğiniz şey ünlü olmak değildi. Siz ? olmak istemiyordunuz ve iyi ki de olmamışsınız laf aramızda.
“Şu sağlıklı kitapları okuyup durmayın yalnızca, hastalıklı diye anılan edebiyatla da daha yakından tanışın: belki de bu edebiyat ruhunuza hatrı sayılır bir gıda sağlar.”
“Siz edebiyattan anlamıyorsunuz!” diye bir yayınevinin kapısını çarptıktan sonra bu cümleler kuruluyor ya da. Eminim tek derdiniz okunmaktı. Bu şekilde anlaşılmayı bekliyordunuz. Çünkü kitaplarınız sizden bir parçaydı. Dolayısıyla eleştirilen sadece metinler olmuyor. Bu size incitici gelmiş olabilir nitekim. Diğer taraftan bu durumdan dolayı yalnız kalmak bir tercih halini almış olabilir. Ne yapılırsa yapılsın tamamlanmayan yalnızlığın şikayeti de var. ? Bunları yazmayı veya sizle konuşmayı değil kafamın içinde tartmayı tercih edeceğim. ?? İçerisinde, yirmi beş yıla doğru ilerleyen hayatımda sizin bırakmış olduğunuz, başka türlü olmasını dilemediğim güzel izleriniz var. Böyle söylüyorum, eserleriniz biraz da siz. İyi ki yazmışsınız, daha da yazmış olmanızı dilerdim. Ama yürürken düşünmeyi tercih etmişsiniz. Bu bile bir şey kattı bana. Sevgiler.
Okurunuz
M.
Bu çiçekleri gözlerimi açmadan ve elimi kaldırmadan çizdim. Romanlarınız belki biraz da böyle bir şey. Ne dersiniz? Tekrardan sevgiler.













