Cronopios and Famas
Müzikli defter yapmak pahalı

Robert Walser’a Mikrogram Bir Hayran Mektubu

image

Robert Walser okumanın bir yazarın boşluklarını bulma anlamına geldiğini onun mikrogram adı verilen çıplak gözle okunamayacak kadar küçük yazım tekniği ile yazdığını öğrendiğimde oldu. Walser, sunduğu düzlemi bölen bu tarz bir yazım sisteminin yanısıra aslında kendi hayatından sadece esintilerle değil sağlam temellerle var olan fakat elbette otobiyografi aleladeliğiyle anlatılmamış, dünyamla ahenkle dans eden öykülerin ve romanların sahibi.
Robert Walser’in kendi yaşantısıyla bol miktarda harmanlayarak kurduğu kurmacalarını okumanın verdiği bir keyif var. Bununla beraber tuhaf kesitlerden oluşan hayatından küçük parçalar bulmaya çabalamanın “Acaba gerçekten bunlar Walser’ın başından mı geçti?” diye düşünmek yazarla okur arasında enteresan bir bağ oluşmasını sağlıyor. Ne yalan söyleyeyim Walser’dan hoşlanmış bile olabilirim. Veya onu bu kadar anlama gayretimden dolayı ondan gerçekten hoşlandığımı varsayıyorum. Gerçek bir yürüyüş sevdalısı olan (Sanırım seksen kilometre yürümüşlüğü var.) ve ‘aylak’ diye anılan bu beyefendiyle on kilometre yürüyüp konuşmak isterdim. Fakat kendisi bir yürüyüşünde, pitoresk bir şekilde ölmüş.

image


Walser akıl hastanesindeyken kardeşinden başka kimseyle görüşmek istemiyor. Kendini hem anlatmak istiyor herkese öte yandan saklanarak yazıyor. Yazdıklarınaysa neredeyse hiçbir düzeltme yapmıyor. Safça, adeta bir çocuk gibi. Bu sayede olup olmadığı şüpheli olsa da kendi hikayesinin sonunda Kafka’nın en sevdiği yazarlardan biri oluyor. Kafka öykülerini okuyalı bir hayli zaman oluyor ama hatırladığım fragmanların bir kısmı beni Walser’ın karda bıraktığı izlere götürüyor.


Ben de o izlerde yürümenin nasıl bir deneyim olduğuna dair büyüyen merakımdan ve yazarı anlama gayretimden dolayı hastanede kullandığı teknikle bu mektubu yazdım. Tekniğin kuralları var mı bilmiyorum. Ben sadece elimden geldiğince küçük ve büyüteçle okunabilecek hale getirmeye özen gösterdim. Ne yazdığımı unutacak kadar bir süre geçirdim ve sonra kendi yazımı deşifre etmeye çalıştım. Hergün biraz yazdım ondan dolayı mektup hayli kötü bir mektup oldu. Deşifre ederken yer yer ne anlattığımı anlamadım.  Çünkü  küçük yazınca yazdıklarımın gerisini takip edemedim. Bu da mektubumda iniş çıkışlara ve bazı şeyleri anmamama yol açtı. Örnek vermek gerekirse, Jacob von Gunten veya Gezinti’den bahsedemedim. Bazı kısımlarda da çok uğraşmama rağmen ne yazdığımı çözemedim, soru işareti olarak kaldı. Kendisine mektup yazmak uğraştırıcı ama çok keyifli bir ‘şey’di.

Walser’a da pek bir anlam ifade etmeyecek mektubumla Haydut’un nasıl yazıldığını, Robert Walser’a biraz olsun yaklaştığımı hissettim. Yazım tekniğinin metinde yaratılan sıçramalarda, kişizamankonu ekseninin kaymasında ve hatta bir karakteri keşfetmede ne kadar etkin olabileceğini düşündürttü bana.

image

Merhaba Robert Walser

 Öncelikle bunu yapabilecek miyim emin değilim, en ince kalemimi alıp umut etmekten başka seçeneğim yok. Tam olarak neyden bahsedeceğimi bilmemekteyim. Normalde yukarda gördüğünüz gibi bir yazı karakterim var. Bunun dışında kullandığım iki yazı karakterim daha var. Onlardan birini mi kullanıyorum bilmiyorum. Bu şekilde yazmak yeni bir yazı karakteri mi getiriyor göreceğiz. Bu mektubu yazarken, yazdığım şeyi elimden geldiği kadar silmemeye özen göstereceğim. Bolca ışık ve oldukça ince kalemimle buradayım. Sanırım birinden gelip birine gitmiş olan tonlarca mektubu okumaya bayılıyorum.  Kocaman bir hayatın küçük bir parçası ile bir hayat tasavvur edebiliyorsun. Muhteşem bir şey. Her neyse bundan daha sonra bahsedeceğiz diyip sonra bahsetmeyeceğim kısımlar gelecek mi henüz bilmiyorum. Bu mektubu henüz yazmadan önce aklıma gelen bir şey vardı: Benim yazdığım ilk şey bir mektuptu. Hevesli miydim bilmiyorum ama okumayı biraz erken öğrenmiştim. Mektup şu an kayıp ama başına nasıl hevesle oturduğumu hatırlıyorum. Bir masada yazmamıştım. Şu an olduğu gibi bir üçlü kanepenin kenarına oturmuştum. Kağıdın altına destek olarak bir lise ders kitabını yerleştirdiğimi anımsıyorum. İlk mektubum ölü birineydi. O zamanlar da farkında olmaksızın başka bir yazım tekniğiyle yazmıştım. Tüm kelimeler bitişikti ve herhangi bir noktalama işareti yoktu. Bu arada böyle yazmak benim için inanılmaz yorucu. Her neyse. Mektubumda tüm kelimeler bitişikti ve herhangi bir noktalama işareti yoktu. Çok heyecanlı olduğumu hatırlıyorum. En iyi hatırladığım şey ise mektubun ilk cümlesi. (Mektup kayıp devamını sadece tahmin edebiliriz.) “Niye gittin?” diye başlayan bir mektuptu bu. “Niye gittin?” diye başlayan ve bir ölüye yazılmış mektup. Bundan dolayı ölü birine mektup yazmak benim için yadırganacak bir şey değil. Nitekim siz de ölüsünüz. Ölüm fotoğrafınızın şiirselliğinden daha sonra bahsedeceğiz. Çok yakında. Bugünlük bu mektubu sonlandırıyorum. Okumadığım bir kitabınız kaldı onu okumalıyım.


 Klara’nın yazdığı mektupta şöyle bir yer var, diyor ki : “Tüm insanlara mektup yazabiliyormuşum gibi geliyor bana, rastgele bir yabancıya, her kalbe; çünkü tüm insanların kalpleri sıcacık titriyor benim için.’’ Belki de ben biraz Klara’ya benziyorumdur kim bilir. Biraz düşününce hiç mi hiç. Klara’nın mektubundan önce Simon’un ufak bir tiradı var. Defalarca okudum. Dünyanın en güzel boşvermişlik güzelliklerinden birini o sayfalarda buldum. “Yaşamak için biraz ölmek gerekir.” diyor dinlediğim şarkı. Simon önce bir yerlerini öldürmüş olabilir mi? Okudukça göreceğim. Tanner Kardeşler’de pek göremesem de yazdıklarınız sürpriz bir kutudan çıkıp gülümsüyor. Bir ilacı çıkarmak için  duyduğumuz o neşeli çıtırtılar (İlaçlar neşeli değil.) Halbuki bebekleri güldürmek için kullandığımız çıngırak neşeli. Gerçi bebeklerin çıngırağa pek güldüğünü görmedim. Haydut bana defalarca ci yapan bir anne gibiydi. Ben çok ufakken arka arkaya yüz kere ci yapıldığında yüzünde de gülermişim. Bununla ilgisi yok tabii. Yazdıklarınız pek çok insanı güldürüyor. Her neyse benim ya da başkalarının neye gülüp gülmediğini bir kenara bırakabiliriz.


 Söyleyeceğim şu ki neşeli parçaların arasına giren hüzünler. Yeri geliyor bir doğa aşkı betimlemesi oluyor. Bir bulutun üzerine yağan kar taneleri gibi. Benzetmem için özür dilerim. Bulutun şimşeği ve gök gürültüsünü de içerdiğini düşündüm. Ama bulut karanlık olsa bile hep neşeli değil midir? Bu benzetme nereye varacak oldukça merak ediyorum. Tek bir satırı silemiyorum. ?? Kar ise masum bir hüznü hatırlatıyor bana. İşte bu bulutun aslında kah mutlu kah üzgün halini karın suladığını düşündüm. (Sanıyorum, beni affedin.) Üstelik tüm kar taneleri farklıdır, bulutlar ise benzerdir. Belki de o kadar kötü bir benzetme olmadı ne dersiniz?


Biraz küçük yazma meselesine gelebiliriz. Yazdığım satır geride kalıyor ve ne dediğimi unutuyorum. Belki de bu çizimi o yüzden yaptım, nerede kaldığımı hatırlayabilmek için. Bundan dolayı mı hiçbir zaman silmediğiniz romanlarınız var? Bunu öğrenemeyeceğiz. Tanıdığım biri var kendisi bu kadar küçük yazmasa da oldukça küçük yazıyor. Bir keresinde defterine bakmıştım. Gülerek, yarı gururla okuyamazsın demişti. Büyüleyici saklı bir dünya gibi görünüyordu. Küçük yazının aşırı estetik görünümüne kaptırmıştı kendini. Karşılaşırsam ne hissettirdiğini mutlaka soracağım. Tam olarak sizin tekniğinizle yazıp yazmadığımı bilmiyorum. Büyüteçle ancak okunur hale gelmesine özen gösteriyorum. Gerçekten bu kabuk kurma çabasıysa zekice ve çocuksuluğunu yitirmeyen bir yöntem bence. Hiç zekice hem de çocuksu bir şey yapmadığımı düşünerek tavana baktım. Bundan dolayı çocuksu romanlardan keyif alıyor olabilir miyim? Çok çocuk olmayanlar hep çocuk olur gibi bir deyiş vardı ama bunu söylemediğinize eminim. Bence siz olanın bitenin farkında değildiniz. Yazdınız, çizdiniz ve bitiverdi.


Tanner Kardeşler’de bir yer var karlar altında ölmenin şiirselliğinden bahsetmişsiniz. Böyle bir ölümü başkası için ??. Bilemiyorum Walser Bey kitabın bu kısmında ne yapacağımı bilemedim. Bir insanın bunca methettiği ölümü yaşamasının harika bir tuhaflığı var. “Yüzü ve elleri çoktan katılaşmıştı ve kıyafetleri donmuş bedenine yapışmıştı. S. artık taşıyamadığı büyük bir yorgunluk yüzünden buraya yığılmış olmalıydı. Çok güçlü olmamıştı hiçbir zaman. Daima iki büklüm yürürdü. Sanki dik durmayı kaldıramıyormuş. Sanki sırtını ve başını tutmak canını acıtıyormuş gibi. İnsan ona baktığında, hayatı ve onun soğuk beklentisinin üstesinden gelemeyecek gibi hissederdi. Nazik bir tavırla kazmış kendi mezarını. Karla kaplı olağanüstü yeşil çamların ortasında yatıyor. Bu durumu kimseye bildirmek istemiyor. Tabiat kendi ölülerine göz kulak olur. Yıldızlar onların başında şarkılarını söylerler. ?? Gece kuşlar cıvıldarlar.” Sizin ölümünüze daha çok “Google Görseller” göz kulak oluyor. ? geçen bir şiirsellik var. Dilediğiniz bu muydu bilmiyorum ama tabiat sevginiz beklediğinizin bu olmasa bile ümit ettiğinizin bu yönde olduğunu söylüyor.

Halüsinasyonları engellemenin tek yolu. Mutsuzluk bu denli yoğunsa yazmanın hele de küçük yazmanın yarattığı çıkış yolunu görebiliyorum. Şemsi Anar bunu bir kabuk kurma olarak görüyor. Bunu daha önce konuşmuş olabilirim. Kırılgan pembe billur bir dünya ile tanışmış gibiyim. Işık vurduğunda yarı saydam bir gölgesi var. Dikkatle bakan hüzünlenir. Mutsuz olmaya yeltenen ama reddeden küçük insanlar. Soru soran insanlar. Ah Joseph Martin! Karakter isimlerini, genel olarak her şeyi çok çabuk unutuyorum. Hayır hepimizin içinde Joseph Martin yok. Olsa da fark etmeden yürür geçeriz. Daha doğrusu aniden beliren tabiat sevgisine insanlar bakmıyor. Bilemiyorum siz daha doğru ifade etmiştiniz. Tüm romanlarınız, öyküleriniz içerisinde Yardımcı’nın yeri bende çok ayrıdır. Haydut sahil kenarında gülüşmek, Yardımcı karda yürürken sadece kendi ayak gıcırtını duymak gibi. Bu ‘gibi’ler ‘gibi’ olmuyor bazen. Bazen yanlış aktarıyor her şeyi ama olsun. Yardımcı sessiz ve usuldu. “Her şeyde bir esrar vardı. Her düşüncede insanın kendi bacaklarında, iskemlenin üzerindeki giysilerde, gardıropta, bembeyaz yıkanmış perdelerin arasında komidinin üzerinde duran leğen ibrikte. Ama tedirgin edici bir esrar değildi bu. Tersine insanı tam manasıyla rahatlatıyor, yatıştırıyor ve barışçı kılıyordu.” Romanı araladım kederli Silvi aklıma geldi. Martin ve Silvi. “Kalbimiz hep ah zavallı küçük Silvi! diyecek.”

“Ve mütevazı olmak diye düşündü yardımcı. Bazı insanların hayattaki son sığınağı değil de nedir?”  Kendi romanınızdan üç beş cümle koymak size yazılan bir mektupta garip duruyor. Benim elimden bu kadarı geliyor. Okur olmak böyle: Okurken gülümseyip sonra hakkında konuşmak için yanıp tutuşmak.  Bazen de hiç konuşmak istememek. Yardımcı bittiğinde sadece sizin yaptıklarınız gibi uzun bir yürüyüşü tercih etmiştim. Özel bir şey paylaşmış hissettiğim romanlardan biriydi. İnsan çok sık başına gelmeyen şeyleri paylaşmaktan en azından bir süreliğine sakınır. Aşık olduğunda koşarak arkadaşlarına anlatan kimse var mıdır? Yoktur. Bence bir aşık da yürüyüşe çıkıyordur. Hemingway de oldukça fazla yürüyormuş ama aşkından değil depresyonunu ve melankolisini yenmek için. Sizse (belki de) halisünasyonları yenmek için. Ben de düşüncelerimin ağırlığı altında ezilmemek için. Çok basit bir eylemden ne çok beklenti var. Öte yandan işe yarıyor.

“Çünkü armağan daima verildiği kişiden daha uzun yaşar. Sahibinin yasını tutabilsin diye.” ?? Bunu elbette çocuk Simon söylemişti.

Hayatınızı, kişiliğinizi anlatan bir kitap da aldım. Okuyup okumamak konusunda tereddütlüyüm. Az önce Hedwig ile zaten yaşadığınızı öğrendim ve üzülsem mi havalara mı uçsam bilemedim. Biliyorum hayattan özler var hep de var olacak. En bu dünyanın dışından görünen romanda da bu böyle değil midir? Fantastik roman pek okumasam da eminim ki çok çok uzak diyarlardaki bilmediğimiz bir canlı anlatılırken o canlılık varsayılmıştır. Belki konuşması yazanın annesine benziyordur kim bilebilir?

?? Sizinle ilgili okumayı yaparken rastladığım cümle gibi. “Robert Walser kimdi? Okurken bu soru kafasında yankılanmalı okurun.” Sizi okumak bizi buna mecbur kılıyor. Biz güzel mecburiyetleri ??. Bir insanın böyle bir yürüyüş yapması için bir enkaz olması lazım dedim. Şakalar yapıp duruyorsunuz. Öte yandan şikayetleriniz var. Büyük şakalar bir şeyi saklıyor olabilir. Büyük, keşfedilmeyi bekleyen yumuşak bir gizem. Belki kendiliğinden, belki de duyulan güvensizlikleri kapatmak üzere kurgulanmış hepsi. Bence ikisinin arasında. Okura kalan bunu çözmek değil tadını çıkarmak sanıyorum.

Haydut hakkında ? yazdım mı hatırlamıyorum. Ama bu mektubun aldığı o fazla ? ? tefecik halin, deşifre etmeye kalkıştığımda muhtemelen kopuk cümlelerin çıkma sebebi Haydut olacaktır. Bu şekilde yazılmış tek roman ve bu mektubu yazdıkça Haydut’un yazımına biraz daha yaklaşmış hissediyorum. Böyle yazmak saklanmak ve nasıl demeli bir cümbüş. Bunu sonra konuşuruz diyemeyeceğim. Ciddiye alınmış bir ciddiyetsizlik. Bir yerle karşılaşıyorum romanda: “Ciddiye almamak ciddi bir iştir. İnsanı azıcık kaşındırır.” ? İşte kalbi de bu gizemle ilgili. Belki de sizin kaşıntınız yürümekti. İşte bir yer daha! “Kalem bir an için atıl kalmaktansa, yersiz bir şeyler söylemeyi tercih eder.” Belki iyi yazmanın sırlarından biri budur. Yani yazıya anlık itilimler sağlayacak bir şeylerin girmesi gerekir. Söylediklerim tam manasıyla anlaşılmamış olabilir. Ancak bunun konumuz açısından bir önemi yok. Bunları daha sonra yazmam gerekebilirdi başka şeylerle beraber. Haydut’taki yazım itkileri romandaki şahısları ne kadar renkli bir sisin ardına koyuyor. Sanırım önemli olduğunu ? anlamak değil, hissetmekti. Sizin önem verdiğiniz şey ünlü olmak değildi. Siz ? olmak istemiyordunuz ve iyi ki de olmamışsınız laf aramızda.

“Şu sağlıklı kitapları okuyup durmayın yalnızca, hastalıklı diye anılan edebiyatla da daha yakından tanışın: belki de bu edebiyat ruhunuza hatrı sayılır bir gıda sağlar.”

“Siz edebiyattan anlamıyorsunuz!” diye bir yayınevinin kapısını çarptıktan sonra bu cümleler kuruluyor ya da. Eminim tek derdiniz okunmaktı. Bu şekilde anlaşılmayı bekliyordunuz. Çünkü kitaplarınız sizden bir parçaydı. Dolayısıyla eleştirilen sadece metinler olmuyor. Bu size incitici gelmiş olabilir nitekim. Diğer taraftan bu durumdan dolayı yalnız kalmak bir tercih halini almış olabilir. Ne yapılırsa yapılsın tamamlanmayan yalnızlığın şikayeti de var. ? Bunları yazmayı veya sizle konuşmayı değil kafamın içinde tartmayı tercih edeceğim. ?? İçerisinde, yirmi beş yıla doğru ilerleyen hayatımda sizin bırakmış olduğunuz, başka türlü olmasını dilemediğim güzel izleriniz var. Böyle söylüyorum, eserleriniz biraz da siz. İyi ki yazmışsınız, daha da yazmış olmanızı dilerdim. Ama yürürken düşünmeyi tercih etmişsiniz. Bu bile bir şey kattı bana. Sevgiler.

                                                                                               Okurunuz
                                                                                                           M.

Bu çiçekleri gözlerimi açmadan ve elimi kaldırmadan çizdim. Romanlarınız belki biraz da böyle bir şey. Ne dersiniz? Tekrardan sevgiler.


image

Richard Yates, Yalnızlığın On Bir Hali, Bir Yılda On İki Ay

image

Richard Yates’ten Yalnızlığın On Bir Hali’ni okurken hissettiklerimi düşünmek benim için bir hayli zor. Öte yandan kitabın ismindeki cazibe ne kadar güzel. İngilizce halini düşününce mest oldum. Eleven Kind of Loneliness. Üç tane l bir şeyleri atmak için çırpınıyor söylerken, sonraysa tıslanarak sessizliğe terk ediliyor kitabın adı. On bir öykü olduğunun ve kitap adının biraz mecburiyetler içerdiğinin farkındayım ama olsun. 01.01.2018′de bu kitabı okumaya başlamak bilinçli tercihti, her aya bir öykü düşüyormuş kalan bir aylık boşluğu da ben doldurmalıymışım gibi hissetmek istedim. Saçma projemi kenara bırakacak olursak, tematik bir yayınevi olan Yüz Kitap’tan okuduğum üçüncü kitap bu. Bayağı benlik olan hoş bir anlayışları var. Tim Winton’un Dönüş’ünü de beğenmiştim. Başka kitaplarıyla buluşmak dileğiyle diyorum.

Yalnızlık ağırlaştırılmış bir sözcük. Bundan dolayı benim için üzerinde düşünmek zor. O kadar çok yakınma, dert, muzdariplikle örülü şeyler yazılmış ki etrafına şimdilerde çoğunluk ne güzellemesini ne de kötülemesini çekemiyor. Yalnızlık sanırım sadece cesur insanların yüzleştiği bir his artık. Semt adı bile değil.

Aslında Yalnızlığın On Bir Hali’ndeki öykülerde çok az sayıda ‘’yalnızlık’’ kelimesi geçiyor. Öyküler akşam yemeğinin beğenilmesinden çok içinde o az miktarda konulup lezzet veren baharatın ne olduğunun bilinmesini bekleyen nazlı kadınlar gibi. ‘’Bunun içinde yalnızlık mı var?’’ diyerek  sevindirmemizi bekliyorlar. Onları sevindirmek için TDK’ya bakıyorum ve

1.sıfat: Yanında başkaları bulunmayan

2.zarf: Yanında başkaları olmayarak

3.zarf: (ya’lnız) Yalnızca

4.bağlaç: ama

5.isim, ruh bilimi: Toplumsal ilişkilerden yoksun veya yoksun bırakılan kişi

yazıyor. Doğruluk payı olsa bile kitapta bu neredeyse bir yalana çıkıyor. Öykülerde yalnızlığın ölçü birimi birilerinin varlığı veya yokluğu ile ilintili değil. Hatta öykülerdeki yalnızlığı, yalnızlık üzerinden açıklayamıyorum. Yalnızlık sabah dokuz akşam beşlerin, mecburenliklerin, geçici heveslerin, anlık beklentilerin, hayatı kurtarmaların arasındaki çatlaklardan sızıyor.  Buna ek olarak yalnızlıktan kurtulmak için yapılan eğreti gösteriler üzerinden ilerleyen bir anlatıyla açıklama değil hissettirme hali var. Cem Akaş’ın vakt-i zamanında okuduğum manifestosundan bilmem kaçıncı madde aklıma geldi: ‘’İnsan temelde yalnızdır. Üst kotlar için kesin bir şey söylenemez.’’. O zaman Richard Yates üst kotlara çıkıyor diyebilirim. Yates modernin getirilerini fark etmiş ama bunun melodramını yapmaktansa, öyküleri olayların çıplaklığıyla ve imalarla işlemiş. Durumları yaşayan karakterlerin hemen hepsi erkek. İki öyküde çocuklar ağırlıkta, kadınlarsa çoğunlukla yan rollerde yer alıyor. Yazıldığı dönem ve konular gereği pek şaşırtmıyor bu portre hem zaten kadınlar yalnızlıklarını değil yapayalnızlıklarını anlatır. (gülüşmeler) Bu kitap harika dediğim ve Amerikan öykücülüğüyle aramdaki buzların eridiği noktalarsa o küçük sızıntıları teker teker fark ettiğim zaman başladı. Örneğin:

‘Finans bölümündeki işim, müdürlerimin yaptığım iş hakkında aslında ne kadar az şey bildiğimi yavaş yavaş keşfetmelerini beklemekle geçen bir işkenceye dönüşmüştü.’

veya

‘Hayatı, özenle seçilmiş ruh hallerinin devri daiminden ibaretti, ya da aslına bakılırsa, sonradan böyle olmuştu hayatı. Gayet iyi beceriyordu üstelik, yalnızca nadiren ve ancak yakından baktığında Walt bunca gayretin ona nelere mal olduğunu anlayabiliyordu.’

veya

‘Her gün yeniden yalan söylemenin hiç de kolay bir şey olmadığını biliyordu elbette. Tıpkı bir kanun kaçağı gibi her an tetikte olmayı ve kurnaz davranmayı gerektiren bir işti. Ama sonuçta, bütün bu zorluklar değil miydi zaten böyle bir planı uygulamayı değer kılan? Ve en sonunda, her şey bittiğinde, olan biteni karısına anlattığında, bu çetin sınavın her dakikasını kıymetli kılan asıl büyük ödüle kavuşacaktı. Anlatırken karısının ona nasıl bakacağını şimdiden görüyor gibiydi—önce inanamayarak bakan boş gözleri sonra yavaş yavaş yıllardır görmediği bir saygı ışıltısıyla dolacaktı.’

veya

‘Daha da kötüsü, onun aksine, sıradan işlerle geçen gündelik yaşantımız dışında hiçbirimizin gerçek bir hayatı yoktu.’

gibi.

Bir de çocukların yalnız kalma halinin farkında olmayışını Yates’in bir şey demesine gerek kalmadan hissettiğimde. Harika kısa filmler de çıkar öykülerden (kaldı ki Revolutionary Road filme çekildi) ama yönetmen koltuğuna kimseyi oturtamadım. Belki bundan dolayı belki de son zamanlarda yeniden bakmaya başladığım için her öyküye onu hatırlatan bir fotoğraf karesi hediye ediyorum. Favori öykülerimden olan Müthiş Bir Caz Piyanisti’ndeki istek parça Ben Webster-Stardust’ı çalarak.



image

Doktor Jack-o’-Lanter-Helen Van Meene

image

Her Şeyin En İyisi-Francesca Wood

image

Jody Attı Zarları-Robert Capa

image

Acı Filan Yok-Ed van der Elsken

image

Zora Doymam-Vivian Maier

image

Köpekbalıklarıyla Boğuşan Adam-Ken Schles

image

Yabancılarla Gülüp Eğlenmek-Johan van der Kauken

image

BMT Uzmanı-Josef Koudelka

image

Müthiş Bir Caz Piyanisti-Vivian Maier

image

Moruklara Veda-Henri Cartier Bresson

image

Yapı Ustaları-Robert Frank


Projemi sonlandırıp kalan bir ayı Ferhan Şensoy işbirliği ile dolduruyorum.

“kim evlenir boşanmak olmasa
nolur hiç evlenmek olmasa
yalnızlığım karımdır
kimselere koklatmam”


İyi seneler!


Montano Hastalığı ve Kendi Rahatsızlıklarım

image

Edebiyat bir hastalıktır: Tedavisi yine kendisi olan bir hastalıktır.

Montano Hastalığı’nın arka kapağındaki yazı karşılaştığımda rafın başında, yeni alınmış kitapları üst üste koyuyordum.

Matas’ın evrenine Dublinesk ile biraz aşina olmuştum. Doğrusunu söylemek gerekirse Dublinesk’in beni müthiş heyecanlandıran açılışından sonra kendi nazarımda ritmini düşük bulmuştum. Bunun sebebini de Matas’ın tekrarları seven bir anlatıcı olmasından kaynaklı olduğunu düşünmüştüm ama yanılmışım. Sanırım James Joyce ve Dublin o kadar da dikkatimi çekmedi. Zaten James Joyce’a karşı o kadar büyük önyargılarım var ki bir ömür yaklaşacağımı sanmıyorum. Oysa Montano Hastalığı öyle mi ! Montano Hastalığı sayesinde kendi edebi rahatsızlıklarımın bir kısmını yıllar sonra keşfetmiş bulundum. Bu anlamda Matas’a ve her kitabını dostum öneriyomuş gibi okuduğum Jaguar Yayın’a minnettarım.

Benim Vila-Matas ile barışmam Montano Hastalığı ile gerçekleşti. Edebiyat gerçekle, günlükle, kurmacayla karışıyor ve bir süre sonra Vila-Matas takibi kaybettirmeyi başarıyor. Zaten aslolan edebiyat belki de buna inandırmak istedi kim bilir. Çok zor şartlar altında kitabı okuduğumdan veya birden daha önce okuduğum kahramanlarla yazarlarla karşılaşmanın verdiği sürprizden dolayı bilmiyorum ama kitap içinde daha önceden okuduklarınla karşılaşmanın verdiği haz bir başka. Bazıları sadece uzaktan tanıdıklarım olsa da. Muhtemelen bu kurgu içerisinde eser(ler) hakkında hiçbir fikri olmayan okur romanı bir kayboluş ekseninde okuyacaktır. ‘’Ne deneyim ama.’’1 Daha yeni Walser ile tanışmışken sürekli Robert Walser’dan, aynı anda cildi bir türlü tam açılmadığından elimi yoran bundan dolayı yavaş yavaş okuduğum Büyülü Dağ’dan, ergenlik dönemimin tahtında oturan Yaşama Uğraşı’ndan bolca bahsetmesi biraz da benim şansımaydı. (Şansım genelde edebiyattan yana.) Tabii ki cesaretsizlikten elimi uzatamadığım Robert Musil, yine cesaret edemediğim Gombrowicz, Andre Gide, Borges, Kafka, John Cheever, Marguarite Duras, W.G Sebald gibi pek çok isim ve yeni işittiğim bir kısmı henüz çevrilmemiş şair ve yazarlar da var. Başkalarından alıntılayarak konuşan Montano Hastası yazar/eleştirmen içeren bir kitap için oldukça normal. Referansların yazıda olması kahramanın gönlünce o yazar senin bu yazar benim koşmasını sağlıyor. Gerçek dünya ise zalim. Bunun farkında olan kahraman da ben de kızmadan edemiyoruz. Yazının içinde el sıkışıyoruz. O hayat ve edebiyat arasında gidip gelirken, ben yazarların günlüklerine yalpalayarak ilerliyorum ve bir yandan hissettiğim rahatsızlıkları dökmeye çalışıyorum.

Rahatsızlık 1

Romanda bir müzik çalmaya başlıyorsa alelacele müziğin adını bilgisayara tuşlayıp açarım böylelikle o an o sahneye dahil oluyormuş gibi hissederim. Bence Vila-Matas’ın kahramanları veya Vila-Matas Tom Waits-Downtown Train’e bayılıyor. Bunu Montano Hastalığı’ndan dolayı hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Öğrenmem de mühim değil. Sadece bu şekilde sahnenin gerçekten bir parçası olmuş gibi hissediyorum. Hala kafamda bazı romanlar açıldığında çalan müzik kutusu gibidir. Aklıma gelen müzik kutuları : Çoluk Çocuk-Tim Buckley-Phantasmagoria In Two, Bizim Büyük Çaresizliğimiz-Tindersticks-Lets Pretend, Anubis Kapıları-The Beatles-Yesterday, Julio Cortazar-Anonim akordiyon sesleri… Kendiliğinden bir senfoniyi hatırlatan kitapları konu dışında tutuyorum.

Rahatsızlık 2

İhanet ettiğini anlamadığın yazarlara ihanet ettiğini anlamak ve haksızlık ettiğin yazara yalvarmak. Örneğin bu kitapla beraber John Cheever’a haksızlık ettiğimi anladım.

John Cheever sana öyle büyük bir haksızlık etmişim ki haksızlık ettiğini fark eden biri gibi gözlerimi sıkıca kapatıp elimle yüzümü kapadım seninle ilgili olan yerleri okuduktan sonra. Beni affet. Birkaç sene önce seni abarttıklarını filan düşünmüştüm. Ne münasebet! Beni affet. Ölüsün ama ben de öleceğim, beni affet.

Rahatsızlık 3

İşte bunu açıklamak oldukça güç. Montano Hastalığı’ndan daha beter bir şey varsa o da çocukluğunda okuduğun şeylerin karakterine zuhur etmesi, emmesi, sömürmesi ve mahvetmesi anlamına gelen gerçek bir hastalık. Sonra okuduklarım bir dönem yapışıp sonra akacak çamur gibi hissettiriyor bundan. Sanki bir süre etkileniyorsun, verip vereceği yeni bir insan değil bakış açısı oluyor sadece. Üniversite sınavında çözülen paragraf soruları dediği için inanmıyordum ama çocukluğunda okuduğun üstüne yapışıp kalıyor, hem de garip hassasiyetler bırakarak. Konu ile alakalı anahtar kelimelerden biri, belki de en küçüğü: Kemalettin Tuğcu.

Rahatsızlık 4

Aslında yine de bekliyorum. Olmak istediğim bir insan var ve o bir romandan karşıma çıkacak, ben de ikna olacağım. O ne yapardı diye düşünmeden edemeyeceğim. Birisinin yerine geçmenin yaşamayı kolaylaştırdığına eminim. Şimdi böyle bir kahraman aklıma geldi hatta hayatımın bir döneminde denemiştim gel gör ki işte hayat projeyi oldukça geçersiz kıldı. Pek çok kadının ikonu olabilecekken öylesine bir insan olarak kaldım.

Rahatsızlık 5

Fazla kitap almaya çekinmek. Bir keresinde fazla kitap almıştım. Bana zamansızlığı, sürüyle kötü şeyi hatırlattı. O günden beri bari onlar hatırlatmasın diye fazla kitap alamıyorum. Kitaplar yeterince sorumluluk üstleniyor. Montano burda bana kızıyor.  

Rahatsızlık 6

Şimdilik son aklıma gelen rahatsızlığı ise Montano Hastalığı’nda şu kısımla karşılaştığımda fark ettim.

‘’John Donne’nun dediği gibi, kimsenin kendisini darağacına götüren arabada uyuyakalmadığını aklından çıkarmasa iyi olur.’’

John Donne’nin dediğinin tam tersi olarak uzunca süre uyuyakalmıştım. Uyandığımda gördüğüm darağacı ise tam anlamıyla sürprizdi. Bir gün uyandım kör değildim ama kitap okuyamıyordum bir süre de okuyamamaya devam ettim. Her şeyimi elimden aldılar artık kitap bile okuyamıyorum becerebildiğim tek şeyi yapamıyorum diye çok üzülmüştüm. Oliver Sacks’ın Karısını Şapka Sanan Adam’ındaki tikleriyle var olduğunu hisseden ve tedavi edilince yok olacağını düşünen adamdan farksızdım. Şimdi neyse ki ya da ne acı ki diyemeyeceğim ama en azından kitaplar pinpon topu gibi üzerimde sekmiyor. Bilmesem de hissediyorum, herkes varlığını bir şekilde bir şeylere borçlu. Adı Montano Hastalığı, Rahatsızlık 6 veya başka her ne olursa olsun.

Sevdiğim kısımlardan sadece biriyle bitireyim.  

‘’İçten insanlara tahammül edemiyorum. Onlara kalsa edebiyat yeryüzünden silinirdi. Oysa ‘’normal’’ insanlar her yerde itibar görür. Katillerin hepsi, tıpkı televizyonda gördüğümüz gibi, komşularının gözünde içten ve normal insanlardır. Normal insanlar edebiyatın Montano hastalığının suç ortaklarıdır. O öğlen, Pico taksilerinden birinde giderken bunu düşündüm işte Zelda’nın kocası Scott Fitzgerald’a söylediği bir söz geldi aklıma: ’Bizden başka kimsenin yaşamaya hakkı yok, üstüne bir de o orospu çocukları hayatımızı mahvediyor.’ ‘’

‘’Kötülük nedir bilmeyen fazla iyi kalpli insanlardan nefret ediyorum. Kötülük nedir bilmedikleri, kimse onlara bu imkanı vermediği için iyiliği de kendi arzularıyla seçmiyorlar, bu tarz insanların en büyük kötülükleri yapmaya muktedir olduklarını düşünmüşümdür her zaman.’’

Louis-Ferdinand Céline’in Akademisi

‘’Yerimi koruyabilmek ve savunabilmek için, olabildiğince elbette, hep aynı küçük makalemi bir kongreden ötekine, o dergi senin bu benim defalarca yayımlamaya razı olmak zorunda kalıyorum, tabii her mevsim sonunda ustaca ve sudan, incir çekirdeğini doldurmayacak değişiklikler yaparak sadece… Ama inanın bana sayın meslektaşım, artık tifo, günümüzde, mandolin ve banço kadar ayağa düştü. Ölür müsün öldürür müsün! Herkes ayrı telden çalmak istiyor, kendince. Yo hayır, itiraf etmeliyim ki, artık bu iş için daha fazla canımı sıkacak takatim kalmadı, ömrümün sonunu getirebilmek için özlemini çektiğim şey, kendi halimde sessiz sedasız araştırma yapabileceğim bir yer, öyle ki bana artık ne düşman kazandırsın ne de öğrenci, ama şöyle kıskanılmayacak cinsten vasat bir şöhret getirsin, bununla gayet yetinirim üstelik buna çok da ihtiyacım var. Çeşitli zırvalar arasında aklıma gelenlerden biri, Kuzey ülkeleriyle Akdeniz bölgesi arasında merkezi ısıtmanın basur üzerindeki etkisinin kıyaslanması. Ne dersiniz? Hijyen? Rejim? Bayağı moda oldu bu konular değil mi? Uygun şekilde sürdürülen ve uzatılabildiğince uzatılan bu tarz bir inceleme eminim çoğunluğu bu ısınma ve basur konularına asla kayısız kalmayacak ihtiyarlardan oluşan Akademi’nin bana sıcak bakmasını sağlar. Baksanıza, onları yakından ilgilendiren kanser için neler yaptılar!… Ardından Akademi de beni bir şekilde onurlandırıversin, artık hijyen ödülü mü verir ne verir? Orasını bilemem… On bin frank desek şuna? Ha? ‘’

Geç kalmış Gecenin Sonuna Yolculuk okumasından. Louis-Ferdinand Céline hızlı okumama pek müsaade etmiyor. Aracın girmesi yasak bir yolda tüm kokuşmuşlukların arasında ağır ağır yürümeye davet ediyor. Hafifçe sinirli olan bu eleştirel düzleme hala tam olarak ayak uydurmuş hissetmiyorum aslında ama fazlasıyla etkileyici, manyetik bir dil. Akşam dışarda insanları seyrederken on beş dakika sonra içimden Céline gibi konuştuğumu fark ettim. Her kitapta başıma gelmeyen bu hissi seviyorum. Bittiği zaman bir süre daha öyle konuşacağım kafamdan muhtemelen.

Metni ‘’Gerçekten neden Akademi’yi istiyorsun? ‘’ sorusunu işittikten yaklaşık yarım saat sonra okudum. O ‘’Bu durum kesinlikle benim için hazırlanmış!’’ anlarından biri gibi hissettiğimden, alıntıyı iliştiriyorum.

02.10.17

‘’Zayıf insanlar mutluluktan bile korkarlar. İplikle bile yaralanırlar. Bazen, mutluluk da insanları yaralayabilir. Yaralanmadan önce çabucak o halde ayrılmak için, her zamanki şaklabanlık perdemi açmıştım.’’

-bir Osamu Dazai okuma hatırlatıcısı